Baharın tüm güzelliği ile kendini hissettirmeye başladığı günlerden bir gün, 18 Mayıs 1984 günü. Üniversite geneline personel alımı için yapılan yazılı ve sözlü sınavları başarıyla geçen ve memur statüsünde işe alınan 8 memurdan biri olmuş, Çamlık mevkiinde o zamanki adıyla “KÜ Tıp Fakültesi Hastanesi” ne ilk adımımı atmıştım. O tarihte hastane başhekimi olan Dr. Güner Kemal Özgür’ün sınavı kazananların (daha kararnameleri çıkmadan) erkenden iş başı yapmasını istemesi üzerine, o sıralar yürütmekte olduğum inşaat ustalığı işini bırakıp memuriyet hayatıma başlamıştım. Atama onayımı imzalayan rektörümüz sayın Prof. Dr. Lami Eser’di.

İlk görev yerim, 6 katlı Tıp Fakültesi Hastanesinin ana binası dışında, bugünkü huzurevi yakınında yerleşik müstakil, tek katlı bir binada hizmet vermekte olan çocuk hastalıkları poliklinik sekreterliği idi. Her gün hastalarla, çocukların ağlama sesleri ve gürültüleri ile sürekli iç içe olmak ilk zamanlar bana çok zor geliyordu. Gerek hekimlerin gerekse hemşirelerin hastalara dağıttığı şifa ve ilgi, zaman ilerledikçe beni etkilemişti. Zamanla alışmış ve doğru bir kurumda çalıştığım kanaatine varmıştım. Bu görev sayesinde, gerek ilimizde, gerekse ülkemiz genelinde görev yapan birçok hekimle tanışmak ve birlikte çalışmak fırsatını yakaladım.

İlk zamanlar işler bizzat Başhekim tarafından yönetilmekteydi. Bugünkü gibi hastanede müdür düzeyinde kadrolu bir amirimiz yoktu. Tabiri caiz ise, sabah ilk gelen kıdemli personel o günün müdürü olurdu. O zamanlar, kıdemli personelden biri vardı ki, müdürlüğü başkasına kaptırmamak için erkenden gelir, bazı günler geç kaldığında da somurtur, ama sanki ikinci müdürmüş gibi yine emir ve talimatlarına devam ederdi.

Çamlık Hastanesinde Dahiliye servisi 1986

Çocuk hastalıkları poliklinik sekreterliğinde 5-6 ay kadar çalıştıktan sonra, aynı yılın sonuna doğru, gece nöbetçi memurluğuna verildim. Bugünkü adıyla nöbetçi müdürlük… Hastanenin çalışma şartları zor, imkânlarının kısıtlı olması nedeniyle, 3 günde bir geldiğim 24 saat süreli nöbetlerimde birçok zorluklar yaşar, çözemediğim sorunlar için çekine çekine, ezile büzüle gecenin ileri saatlerinde başhekimi aramak zorunda kalırdım.

Emir talimatlar yerine getirmeye çalışılır, bazı teknik veya tıbbi sorunlar için başhekim ile ilgili görevliyi telefon ahizelerini karşılıklı ters tutarak görüştürürdük. 1980’li yıllarda, dış hat telefonunu iç hata bağlanma şekli

Nöbetler süresince her türlü işi yapardım; memurluk, postalık, bekçilik gibi. Vefat eden hastaları morga taşıdığım veya oradan cenaze sahiplerine cenaze teslim etiğim bile olurdu. Hastane morgu, bugün Çamlık Göğüs Hastanesi olarak bilinen binanın zemin katında idi. Uzun, dolambaçlı ve lambaları yanmayan karanlık bir koridordan geçerek cenazeleri morga taşırken, sağa sola kaçışan kedilerin acı bağrışmaları ile ürperir, hatta korkardım.

Günlerim böyle geçerken, yaklaşık bir yıl sonra gelen talimatla dahiliye servis sekreterliğine başladım. Görevim, bugünkü servis sekreterlerine benzer olmakla birlikte, en önemli farklılık o gün kullanılan teknoloji idi. Bilgisayar yoktu. Mekanik daktilolar vardı ve hasta çıkış raporları (epikrizleri) bu daktilolarda yazılırdı. Doktorlar epikrizi önce el yazısıyla, bir sürü tıbbi terim kullanarak yazar, daha sonra daktilo etmek için ilgili sekretere verirlerdi. Yazıları okumak bir yana, tıbbi terimleri anlamak ve doğru yazmak çok zordu. Yanlışlar ve doğrularla bu süreyi geçirdim. Ancak, çok geçmeden kullanılan ilaç isimlerini, yapılan tetkikleri ve kullanılan tıbbi terimleri ezberlediğimi ve kolayca anlar hale geldiğimi hayretle müşahede ettim. Artık epikriz yazmak, hatta asistan doktorların tez veya makalelerini yazmak hayatımın bir parçası olmuştu. Öyle ki, bunu meslek haline de getirdim. Elektrikle çalışan bir daktilo makinesi aldım ve evimde birçok asistanın makale veya tezini yazmaya başladım. Bilgisayarların yaygın kullanılmaya başladığı (1996- 97’li) yıllara kadar böyle devam ettim.

Sekreter yetersizliğinden dolayı çoğu zaman diğer kliniklerde de yatan çıkan hastaların tüm işlemlerini tek başıma yapardım. Zordu, ancak hiçbir zaman yorulduğumu hissetmedim. Çünkü aileye verilen hizmet insana yorgunluk, bitkinlik hissettirmez, hissettirmemeli… Zira biz tüm hastane çalışanları olarak bir aile gibiydik… Doktorları, hemşireleri, diğer çalışanları ile birlikte… Bir personelin başka bir personelden veya doktordan talebi hiçbir zaman geri çevrilmez, mutlaka karşılanırdı. O zamanlar hastanede kaç kişi çalışıyordu biliyor musunuz? Toplamda 75 doktor, 17 hemşire, diğer idari ve teknik personel olarak toplam 130 kişi… Sayı azlığından mıdır bilmem ama tüm çalışanlar birbirini tanır, saygıyla, sevgiyle, hoşgörüyle birlikte çalışır ve ellerinden gelen yardımı esirgemezlerdi. Söylediğim gibi, çalışma şartları zordu ama özveriyle, içtenlikle ve gocunmadan her işi yapardık.

Hastanede, küçük bir alana sığdırılmış kan bankası, laboratuvar, steril depo, röntgen, EKG gibi birimler yanında, yemeğini kendi pişirip dağıtan bir yemekhane ve bir de ameliyathane vardı. Yukarıda belirttiğim gibi, çocuk polikliniği ayrı bir binada, diğer poliklinikler ise hastanenin zemin katında hizmet vermekteydi. Hastanenin beş (5) katı (beyin cerrahisi, genel cerrahi, üroloji, dahiliye, nöroloji, kadın doğum, ortopedi ve pediatri kliniklerinde) yatan hastalara tahsis edilmişti. Altıncı katta ise bekar hemşireler konaklamaktaydı.

Memuriyete başladığımız ilk yıllar: Fahrettin Meral yanında oturan Mahir Sali, ayakta Alaattin Kara; sağda EKG Teknisyeni Ali Kemal Şeker, Hemşire Sabiha Mollaoğlu, Hemşire Selma Kıdık

Öğretim üyelerimiz oldukça sınırlı sayıda idi ve en yüksek ünvanlısı doçent idi. Hastanede hiç profesör yoktu ve doğrusu birçok çalışan gibi ben de merak ederdim, profesör nasıl bir insandır diye. Günün birinde (1984 yılı içinde) Kadın Hastalıkları bölümüne bir profesör hocamızın geldiğini öğrendim. Bu hocamız, o dönem Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesinden gelen Prof. Dr. Aydın İnal’dı. Hoca oldukça alçak gönüllü ve çok kıymetli bir bilim insanı idi. Göreve başladıktan sonra, yaklaşık iki-üç yıl Fakülte Dekanı olarak da görev yapmıştı. Bilindiği üzere kendileri daha sonra rektör olarak Erciyes Üniversitesine atandı. Sonraki yıllarda vefat eden hocamızın adı, şimdiki hastanemizde “Prof. Dr. Aydın İnal Amfisi” ile yaşatılmaktadır.

Çamlık’ta Karadeniz Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde hayatımın en güzel günlerini geçirirken, üniversitemiz kampüs sınırları içinde 38.000 m2 kapalı alanı olan 600 yatak kapasiteli yeni hastane binasına taşınacağımızı öğrendim. Doğrusu yeni ve modern bir binaya taşınacak olmak beni heyecanlandırmış, mutlu etmişti. 1986 yılında peyderpey yeni binaya taşınmaya başladık. Bina çok büyüktü, ancak personel sayısı azdı. Mevcut ekipman yeni binada görülemeyecek kadar az ve yetersizdi. Hızlı bir şekilde alımlar yapılmalı, doktorundan hemşiresine kadar personel sayısı arttırılmalıydı. Nitekim öyle oldu. Hastanemiz her fırsatta her yönüyle gelişti, güzelleşti, bölgenin en üst düzey hastanesi durumuna geldi. Bu süreçte, “Tıp Fakültesi Hastanesi” adıyla hizmet etmekte olan hastanemizin adı, Üniversitemiz Senatosunun kararıyla “Farabi Hastanesi” olarak tescil edildi.

Şimdi bana diyorlar ki, yeter artık, zamanıdır, emekli ol… Doğrusu, bunu ben de düşünüyorum ve hiç aklımdan çıkmıyor… Ama… Ama… Ayrılmak hiç kolay değil… İnsan ailesinden, yuvasından ayrılabilir mi!… Düşündükçe hüzün basıyor, ağlayasım geliyor… Yaşlandığımdan mı yoksa yılların ne çabuk geçtiğinden mi bilemiyorum. Öyle karışık duygular içindeyim ki, git gidebilirsen… Okuyanlara saygılarımla.

Öğr. Gör. Fahrettin MERAL
KTÜ Farabi Hastanesi
Hastane Müdür Yardımcısı

By admin

ALİ BAYIR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir